‘Kişisel’ Kategorisi için Arşiv

Milgram deneyi

Yayınlandı: 25/03/2014 / Kişisel

milgram

Milgram deneyi, insanların otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen itaat etmeye ne ölçüde hazır olduklarını ölçme amacını güden bir deneyler dizisinin genel adı olarak biliniyor.

DENEY:

Deneyi gerçekleştiren Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram’dır. Milgram, bu araştırmasını ilk olarak 1963’te Anormal ve Sosyal Psikoloji dergisindeki makalesiyle tanıtmış ve bulgularını 1974’te yayımladığı Otoriteye İtaat: Deneysel bir isimli kitabında daha derinlemesine incelemiştir.

Yale Üniversitesi’nde özel olarak hazırlanan bir bölümde gerçekleşen deneyde, katılımcılar gazete ilanı ile bulundular. Katılımcılarda herhangi bir özellik aranmadı, 20-50 yaş arasından sıradan insanlardı. Sadece ilk deneyde katılımcıların hepsi erkeklerden seçildi.

Katılımcılara deneyin ‘cezanın öğrenmedeki etkileri’ üzerine olduğu söylendi ve deney tamamlandıktan ancak belli bir süre sonra asıl amaç açıklandı. Deney başlamadan önce, diğer bir katılımcının da var olduğu, aralarında kura ile bir ‘öğretmen’ ve bir ‘öğrenci’ seçileceği açıklandı. Seçim kura ile yapılacak, kura da ‘öğrenci’ ve ‘öğretmen’ yazan iki kağıdın katılımcıların seçimi ile yapılacaktı. Ancak ikinci katılımcı, deney grubunun elemanıydı ve her iki kağıtta da ‘öğretmen’ yazıyordu. Dolayısıyla gerçek katılımcının öğretmen rolünde olması kaçınılmazdı. ‘Öğrenci’ ile ‘öğretmen’ birbirinin sesini duyabileceği ancak birbirini göremeyeceği farklı odalarda yer aldılar. Deneyin asıl amacında otoriter figürü temsil eden, özellikle sert ve disiplinli görünen deney gözlemcisi, deney boyunca katılımcının (öğretmenin) yanında kaldı. Deney başlamadan önce katılımcıya, öğrencinin çekeceği acıyı öngörebilmesi için 45 voltluk bir elektro şok uygulandı.

CEZA: ELEKTROŞOK

Deney boyunca, öğretmen öğrenciye öğrenmesi için sözcükler listesini bildiriyor ve bu sözcükleri öğrenip öğrenmediğini sorarak kontrol ediyor, her yanlış cevapta ceza olarak öğretmen, öğrenciye, bağlı olduğu makine ile her seferinde artan miktarda elektroşok uyguluyordu. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu. İşbirlikçi denek gerçek denekten ayrıldığı zaman, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses kayıt cihazını çalıştırıyordu, bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından sonra (bu, genelde 150 volttu) aktör, kendisini yan odadaki katılımcıdan ayıran duvarı yumruklamaya başlıyordu.

DEVAM EMRİ
Denek herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği zaman kendisine sert gözlemci tarafından aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuldu:
1. Lütfen devam edin.
2. Deney için devam etmeniz gerekiyor.
3. Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.
4. Başka seçeneğiniz yok, devam etmek “zorundasınız”.
Denek bu dört uyarıdan sonra bile hala durmak istediğini ifade ederse deney durduruluyor, tersi durumda ise deney ancak denek en yüksek şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.

300 VOLTTAN ÖNCE BIRAKAN OLMADI

Milgram’ın ilk deney dizisinde katılımcıların % 65’inin (40 katılımcıdan 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Hepsi deneyin bir noktasında durup deneyi sorguladı, hatta bazıları kendilerine ödenen parayı geri vereceklerini söylediler. Katılımcılardan hiçbiri 300 volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Daha sonra bu deney, farklı etkenlerin araştırılması için, çeşitli değişikliklerle yenilendi.

SIRADAN İNSAN YOK ETME MAKİNASININ PARÇASI OLABİLİYOR

Milgram deney sonuçlarını şöyle değerlendirdi; “Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.”

DENEY VİDEOSU

Reklamlar

Sonsuz Maymun Teoremi

Yayınlandı: 30/12/2013 / Kişisel

Sonsuz maymun teoremi, bir daktilonun tuşlarına sonsuz bir süre boyunca gelişigüzel basan bir maymunun belirli bir metni (örneğin William Shakespeare’in tüm yapıtlarını) neredeyse kesin olarak yazabileceğini ortaya koyan matematik teoremidir.

Bu bağlamda, “neredeyse kesin” söz öbeği matematiksel bir terimdir ve “maymun” da gerçek bir maymundansa, rastgele harflerden oluşan bir diziyi sonsuza dek üreten soyut bir aygıtı ifade eder. Teorem, çok büyük ama sonlu bir sayı hayal ederek sonsuzluk hakkında akıl yürütmenin risklerine dikkat çekmektedir. Bir maymunun Shakespeare’in Hamlet’i gibi bir yapıtı tümüyle aynı biçimde yazabilme olasılığı o denli küçüktür ki, bu durumun evrenin yaşı ölçeğindeki bir sürede gerçekleşme şansı önemsizdir ama sıfır değildir.
Teoremin çok ya da sonsuz sayıda yazıcı içeren uyarlamaları olduğu gibi, hedef metnin büyüklüğü de bütün bir kütüphane ile tek bir cümle arasında değişebilmektedir. Teoremin kökleri Aristoteles’in Oluş ve Bozuluş Üzerine ve Cicero’nun De natura deorum adlı yapıtlarıyla Blaise Pascal ve Jonathan Swift’in düşüncelerine dayanmaktadır. Émile Borel ve Arthur Eddington 20. yüzyılda teoremi, istatistiksel mekaniğin gizli zaman cetvelini ortaya koymak amacıyla kullanmışlardır. Birçok Hıristiyan apolojist ve Richard Dawkins, evrim için kullanılan maymun benzetmesinin uygunluğu konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Yazı yazan maymunlara olan popüler ilgi yazın, televizyon, radyo, müzik ve İnternet’teki birçok örnekte görülebilmektedir. 2003 yılında altı sorguçlu kara şebekle (Macaca nigra) bir deney gerçekleştirilmiştir ancak ortaya konan yazınsal katkı, ‘S’ harfinin çoğunlukta olduğu beş sayfalık bir belgedir.

Bufalo Sendromu

Yayınlandı: 15/07/2013 / Kişisel

imagesBufalolar hayvanlar aleminin en büyük cüsselilerinden birisidir. Sürüler halinde  gezerler     ve bir bufalo sürüsü en yavaş bufalonun hızında hareket eder. Yavaş olana ayak uydurmak gibi bir özellikleri vardır fakat bu durum sürü saldırıya uğradığında ilk olarak en arkadaki zayıf ve yavaş olanların öldürülmesine sebep olur.

 

Bu doğal seleksiyon sürünün tümü için yararlıdır çünkü sürünün genel hızı ve sağlığı bu    zayıf üyelerin ölümü sayesinde korunur. Hayatımızda bizi yavaşlatan etkileri azaltmak ve   bu faktörlerden kurtulmak gerekir…

Plasebo Etkisi

Yayınlandı: 09/07/2013 / Kişisel

Plasebo Etkisi

Farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halidir.

the-placebo-effect

Kişinin aldığı herhangi bir ilacın kendisine iyi geldiğini düşünmesidir. Aslında plasebonun fiziksel anlamda tedaviye yönelik bir gücü yoktur. Sahip olduğu tedavi gücünü tamamen hastanın verilen ilacın “işe yarayacak” ilaç olduğunu düşünmesinden alır. Plasebo tıbbın bilimsel olarak açıklayamadığı bir yöne ” insanların istemeleri halinde kendi kendilerini iyileştirme gücü”ne yöneliktir.

Tıbbi olarak kurtulma olasılığı zayıf görülen birçok hasta, basitçe ölüm istatistiklerine girmekten bu güç sayesinde kurtulmuş, tıbbın çözüm bulamadığı kanserin tedavisinde çoğunlukla, yüksek moral ve iyileşme azmi olmuştur.

İşte plasebo yeterince azmi olmayan fakat tıbben tedavisi de bulunmayan hastalıkların “bu ilaç sana çok iyi gelecek ama senin de çabalaman lazım” sözleri ile pazarlanan çaresidir.

Bazı zamanlar ise hiçbir hastalığı bulunmayan ama doktor kapıları aşındıran “Hastalık Hastalarının” tek reçeteli ilacıdır.

Aslında olmayan bir şeye kişinin kendini ikna etmesidir.

Morfin Deneyi

Turin Üniversitesinden Fabrizzio Bendetti tarafından gerçekleştirilmiştir.

Deney, deneğin acıya maruz bırakılıp daha sonra acının morfin vasıtasıyla dindirildiği birkaç günden sonra, yeniden acıya maruz bırakılan deneğe bu sefer morfin yerine tuzlu su enjekte edildiğinde, tuzlu suyun acıyı geçirdiği görülmüştür. Ertesi gün ise tuzlu suyun içine morfini bloke eden nalokson maddesi eklendiğinde acının hiç bir şekilde geçmediği görülmüştür.

Placebo İle İdam

İdam anı gelip çatınca mahkum bir sedyeye yatırıp gözlerini ve kollarını bağlarlar. Mahkuma son duasını yapması için biraz süre verirler. Mahkum hazır olduğunu söyleyince bileklerini plastik neşter ile kesermiş gibi yaparlar. Bu esnada da yeni kesilmiş bir koyundan alınmış sıcak kanı mahkumun bileklerine akıtmaya başlarlar. Bu olaylar sonucunda mahkum titreyerek ve bağırarak can verir.

Maymun teorisi

Yayınlandı: 10/11/2012 / Kişisel

Kafese 5 maymun konulur. Ortaya bir merdiven konur, tepesine iple bir kangal muz asılır. Her bir maymun, merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde, dışarıdan üzerine soğuk su sıkılır. Her bir maymun aynı denemeyi yapar, buz gibi soğuk suyla ıslatılır. Bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. Bir süre sonra muzlara doğru hareketleneni, diğer maymunlar engellemeye başlar.

Su kapatılıp maymunlardan biri dışarı alınır, yerine yeni bir maymun konulur. ilk yaptığı iş, koşup muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu bir de döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha, yeni bir maymunla değiştirilir. Ve o da merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer. Bu maymunu en şiddetli ve istekli döven de biraz önce diğerleri tarafından engellenen ve ilk dayağı yiyen birinci yeni maymundur. Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir.
Bu da ilk atağında diğerleri tarafından cezalandırılır. Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiç bir fikirleri yoktur ama en iştahlı dövenler de onlardır. Sonra en baştaki ıslanan maymunların dördüncü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Ama tepelerinde o bir kangal muz hala asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır. Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir…

İşte bu nokta, organizasyon el (ya da toplumsal) negatif öğrenmenin, şartlanmanın başladığı yerdir. Artık olduğu gibi kötü yönetilmeyi ve maymun davranışını kanıksarsınız, hatta hayatınızdan memnun olmaya başlar, kurulu düzenin savunucusu olup karşı çıkana da en çok ve en iştahla siz engel olursunuz.

Kırık cam teorisi

Yayınlandı: 10/01/2012 / Kişisel

“Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim.Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”

Bir sokağın suç bölgesine dönüşme süreci önce tek bir pencere camının kırılmasıyla başlıyor. Çevreden tepki gelmez ve cam hemen tamir edilmezse, oradan geçenler o bölgede düzeni sağlayan bir otorite olmadığını düşünüyor, diğer camları da kırıyor. Ardından daha büyük suçlar geliyor; bir süre sonra o sokak, polisin giremediği bir mahalleye dönüşüyor.

‘Kırık Cam Teorisi’ ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneyden ilham alarak geliştirilmişti.

Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model Oldsmobile bıraktı. Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri gizli kamerayla izledi.

Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı. Ardından Zimbardo ile iki öğrencisi ‘sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu.

Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.”

Dunning-Kruger teorisi

Yayınlandı: 01/10/2011 / Kişisel

 

Teori hakkında bilgi vermeden önce, teoriye adlarını veren kişiler hakkında kısa bilgi vereyim:

“Cornell University”de görevli iki psikolog olan David DUNNING ve Justin KRUGER, ortak çalışmaları sonunda ortaya koydukları teorileri ile 2000 yılında NOBEL ödülüne layık görülürler ve soy adlarını taşıyan teorileri ile dünya üniversitelerindeki yerlerini alırlar.

“Dunning-Kruger teorisi” özetle; “Cehalet, gerçek bilginin aksine, bireyin kendine olan güvenini artırır” der.

Bu teorinin ışığı altında yapıl

an araştırmalar sonucu şu bulgulara ulaşılmış:

1) Niteliksiz insanlar ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler.

2) Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler.

3) Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp, anlamaktan da acizdirler.

4) Niteliksiz insanlar sistematik bir eğitime tabi tutulup, eğitim seviyeleri artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliksizliklerinin farkına varmaya başlarlar.

İki uzman psikolog, yukarıdaki teorilerini test etme amacı ile 45 üniversite öğrencisine bir test uygularlar.

Testte sorulan sorulara verilen yanıtlar konusunda öğrencilerin bir başarı tahmininde bulunmalarını isterler.

Sonuçta başarılılar ve başarısızlar olmak üzere iki grup ortaya çıkar. Bu bağlamda;

A) Başarısızlar: Test sonucunda ortaya çıkan en başarısızların % 10’u teste % 60 oranda doğru yanıt verdiklerini iddia ederler.

B) Başarılılar: Test sonucunda başarılı olan % 90 oranındaki öğrenciler ise, % 70 oranda başarılı olduklarını tahmin ederler.

Bu testten şu sonuç çıkarılmış:

İşlerinde iyi olduklarına inanan çalışanların (A Grubu) kendilerini ve yaptıklarını övmekten ve abartmaktan hoşlandıkları, her fırsatta kendilerini ön plana attıkları, hadlerini aşan görevlere kolayca talip oldukları ortaya çıkmış.

Ben bu sonucu, bu gruba giren kişilerin sorumluluk duyguları henüz gelişmemiş ve şanslarını denemekten kaybedecekleri bir şeyin olmamasının verdiği boş cesarete bağlıyorum.

Gerçekten bilgili ve yetenekli çalışanların (B Grubu) fazlaca alçak gönüllü oldukları, kendiliklerinden ön plana çıkmadıkları, üst görevlere kendiliklerinden talip olmayıp, görev verilmeyi beklediklerini, bu şekilde terfilerden çok onur duyup, daha iyi motife oldukları, fark edilmedikleri veya değerleri anlaşılmadığı vakit ise çok da kırılgan olduklarını tespit etmişler.

Ben bu sonucu, bu gruba giren kişilerin sorumluluk duyguları gelişmiş, kişiliklerine çok değer verdikleri için kendilerini riske atmaktan çekinen, işin ciddiyetini iyi kavramış insanlar olmalarına bağlıyorum.

“Dunning-Kruger teorisi” kısaca yukarıda anlattığım gibidir.